6 Haziran 2010 Pazar

"Yazmasaydım Ölürdüm"





Bünyeden atılmamış fazla yaratıcılığın adam öldürdüğü yalanı.  



Çağdaşı birçok romantik şairin aksine afyonla kendi kafasını, şiiriyle de okuyucunun kafasını bulandırmayan, muhtemelen bu sebepten de İngiliz Dili ve Edebiyatı birinci sınıf öğrencilerinin en sevdikleri şair hakkındaki soruların banko cevabı haline gelen John Keats, “Eğer şiir ağacın yaprakları kadar doğal bir şekilde ortaya çıkmıyorsa hiç çıkmasın daha iyi.” der. Yazar Elizabeth Gilbert, 2009’da yaptığı TED konuşmasında Antik Yunan ve Roma medeniyetleri ile Ruth Stone ve Tom Waits gibi günümüz şairlerinin paylaştığı “şairini arayan bedensiz ilham” kavramından, ve bu kavramın yaratıcı bireyin akıl sağlığına olan faydasından bahseder. Skalanın diğer ucunda Rainer Maria Rilke, “Genç Bir Şaire Mektuplar”ında Franz Kappus’a “Yazmaktan men edilsen öleceğini kendine itiraf et. Kendine ‘Yazmalı mıyım?’ diye sor.” tavsiyesinde bulunur. Yüzünü görme lütfunu biz sıradan fanilere bahşettiği nadir anların bir kısmında Kleopatra klonu hissi uyandıran performans sanatçısı Stefani Germanotta, yaklaşık 30 yıldır sirkülasyonda olan europop synth’leri üzerine auto-tune’dan geçerek söylenecek sözler yazmanın zorluğunu başka bir şekilde ifade edemediğinden olsa gerek, bu Rilke alıntısından koluna dövme yapar.

Bu noktada haftalardır uykumu kaçıran sorular peyda oluyor: Telefon ahizesi şeklindeki saçıyla Tarantinovari videolarda arz eden Lady Gaga “hayat biz sanatçılara zor” düsturuna dövmeleriyle kredibilite kazandırabilir mi? Stefani ve Gaga personaları nihayet birbirlerinden bağımsız oldukları kararına varmış mıdır? Rilke’nin “yalnızlık felsefesi”nin kendisine hitap ettiği açıklamasını yapan bu personalardan hangisidir peki? Daha mühimi, medya adını verdiğimiz canavari düzen bize bu mahrem çabayı nasıl satıyor?

İtiraf etmeliyim ki, istediği kadar sivri olsun, ortak noktaları olmayan demografiklere hitap edebilecek popülerliğe ulaşan sanatçılara, hangi disiplinde olduğu fark etmeksizin, şüpheyle yaklaşıyorum. Belki Rilke’nın yalnızlık felsefesini Lady Gaga gibi özümseyememiş olabilirim, ancak okuduğum kitapta, dinlediğim müzikte ya da izlediğim filmde zorlama bir trendsetter’lık hissi aldığımda sanatçının bana anlatmak istediği, ya da sadece artık içinde tutmaya dayanamadığı bir derdi olduğundan ziyade, hedef kitlesinin nabzını tutmuş bir pazarlama ekibinin o eseri, eserden de ziyade sanatçının kendisini süsleyip püsleyip bana zorla satmaya çalıştığı fikri cereyan ediyor kafamda. Kültürel trendlerin değişim hızının gitgide arttığı son 25 yılda bir türlü popüler kültürün gündeminden düşmeyen Madonna’nın böylesi insanüstü bir başarıya tamamen kendi öngörüyüsle ulaştığına inanacak kadar saf olmamak, belirli bir uyanıklık seviyesine ulaşmış bilinçli kültür tüketicisinin maharetidir.

Peki Tantalosvari bir kültür tüketiminin içine düşen bizleri doyurmaya çalışan sanatçı, nasıl bir yaratıcılık ıstırabı çeker? Çektiğini sergileme cüretini hak etmiş midir? Bu ıstırap, daha çok satacak bir biçimde kendini baştan yaratırken (yahut işinin ehli birileri tarafından baştan yaratılırken) personasına iliştirilmiş bir detay mıdır?

Samimi bir yaratıcılık ıstırabının varlığını inkar edecek değilim, ancak bu dertten mustarip kimselerin Lady Gaga’nın yarısı kadar bile popüler olabileceklerine pek ihtimal vermiyorum. Kitaplardan ziyade wikipedia makaleleriyle kendisini mezun edecek yeterlilik seviyesine çıkan edebiyat ve sosyal bilimler öğrencilerinin çağında, beyinlerimiz dikkat dağarcığı kısalarak yeniden biçimlenirken, üzerine düşünmeye değer gördüklerimizi değil, yüzeyde en ilginç gözüken, en yüksek sesle bağıranı popülerlikle ödüllendiriyoruz. Birden fazla duyumuzu uyarırken bir taraftan da derinlik sahibiymiş gibi yapabiliyorsa, ala. O zaman iyice baş tacı ediyoruz bu avaz avaz bağıran kültür lokmasını.

Yakın bir zamana kadar, bu tarif etmeye çalıştığıma benzer bir yüzeysel yaklaşımla kendisini itici bulduğum Lady Gaga’nın aslında ne kadar ilginç olduğunu canımı alsanız bana itiraf ettiremezdiniz. Ne değişti diye düşünürsem, içinde yaşadığımız dönemi aslında ne kadar isabetli olarak temsil ettiğinin farkına vardım diyebilirim. Kolektif bilincimizi kısa ve yüksek frekanslarla uyarıp kısa sürede yoğun feedback alan provokatif tarzı nasıl bir dünyada yaşadığımızı, kasıtlı ya da kasıtsız olarak gözlerimizin önüne seriyor. Az çabayla ortalama üstü bir farkındalığa ulaşmamızı sağladığı sürece de, diyebilirim ki, Lady Gaga başımızdan eksik olmasın.
Share This
Subscribe Here

3 yorum:

Cem Berk Aydın on 7/6/10 10:50 ÖS dedi ki...

''Kitaplardan ziyade wikipedia makaleleriyle kendisini mezun edecek yeterlilik seviyesine çıkan edebiyat ve sosyal bilimler öğrencilerinin çağında, beyinlerimiz dikkat dağarcığı kısalarak yeniden biçimlenirken, üzerine düşünmeye değer gördüklerimizi değil, yüzeyde en ilginç gözüken, en yüksek sesle bağıranı popülerlikle ödüllendiriyoruz.''

Söylenecek çok şey var tabii yazdığın hakkında. Bu kısmı alıntılamayı şimdilik yeterli görüyorum.

Koca bir informasyon bombardımanı, koca bir karnaval ve doğası gereği bu kadar 'temptation'a karşı koyamayacak 'insan'.

Bu kadar yoğun ve yerinde bir farkındalık başka kimlere hangi koşullar altında nasip oluyor, merak ediyorum. Korkum, sevgili farkındalık sahiplerinin 10 yıl kadar önce buyurulduğu üzere beyaz ekranlarının karşısında uyuyakalıp, ''Wake Up, Neo'' civarına muhtaç hale gelmesi.

Korkum dedim de, umursuyorum sanma Uğur.

Düşündüklerimi şimdilik sonlandırıyorum keza yazı referansları, yoğunluğu ve üslubu itibariyle bende de çok şeker, çok yoğun farkındalıklar yaratıyor; bir şeyler yazacağım muhtemelen sonrasında.

Ama şimdilik, tüm samimiyetimle:

- Bu kalabalığın içinde dikkat çekecek yegane şey şok, şok, şok.

- Bu aynılığın içinde dikkat çekecek yegane şey ekstremite dediğimiz halt.

- Lady Gaga harikulade bir proje.

- Ve Dünya üzerinde artık Nil nehrini temizleyerek mutlu olanlar yaşamıyor. Dünya artık, okyanuslarda kaybolmaya/boğulmaya can atıyor.

- O yüzden Lady Gaga kadar çağın farkındalığını-gerekliliklerini yakalayabilmiş bir başka projeden yazına cevaben gelsin: MGMT- Time To Pretend.

- Koşullar her türlü değeri-görüşü değiştirebilir ve bildiklerini yerlebir edebilir belki ancak her zaman ertesi gün doğacak güneşin, bünyelere enjekte ettiği düşünülen umut mastürbasyonu mevcut. (Bunu alanlar ''ölürken gülümseme''yi de aldılar.)

Öpüyorum.

Cem Berk Aydın on 7/6/10 11:22 ÖS dedi ki...

Biri Woody Allen'a haber salsın bu arada, bu yazının-çağrıştırdıklarının epey alışıldık bir Allen filmine dönüşme ihtimali var.

Vaiz on 7/6/10 11:44 ÖS dedi ki...

Alışkanlık sonucu olduğundan eminim ancak şimdi yaşananları düşündüğümde aklıma; aslında aynılığın sıkıcı olduğu anlaşılmasın diye farklı isimler ve biçimlerde tekrar tekrar karşımıza çıkan durumlar geliyor.

Açmam gerekirse,

Televizyonun etkilerinin bolca anlatıldığı 90'ları hatırlayalım. Şikayetler:

-Olması gerekenden fazla sayıda meşhur olması.

-Bol boya ancak sıfır içerikten oluşan bir dert anlatımı olarak sanat.

Karnaval 10 yıl öncede vardı ve bir ivme sahibiydi. İnternet'in müjdecisi değişimler bu ivmeyi arttırıyordu. Günümüze geldiğimizde internet yeni bir şey müjdelememekle beraber eskide kalan bizlerin heyecanla karşıladığı bir hız gerçekliğini gösteriyor.

Televizyondan önce radyo vardı. Radyonun ölümünü yaşayan abilerimiz televizyonu rezalet, televizyonu yaşayan bizler de interneti bir rezalet olarak görüyoruz. Aradaki fark hızın artması.

Dönüp dolaşıp aynı sonuca bağlayan insanlardan hep çekindim ancak şu anda benzer bir durumda olduğumu inkar edemeden sonucuma geçiyorum. İnsanlar hep boş eğlence yaşıyorlar.

Rönesans'ta herkes ressam, heykeltraş. 2000'lerde herkes blogger.

Daha kurcalanır bu konu.

 
Avaz Avaz Dergisi

izliyorlardı

Avaz Avaz Copyright © 2011 BeMagazine Blogger Template is Designed by Blogger Template
In Collaboration with fifa