26 Kasım 2009 Perşembe

Sonat: Haluk Bilginer Röportajı


Sonunda günlerdir takip ettiğiniz kuplelerimiz birleşti ve sonat haline geldi.  


Kupleler, sizi Shakespeare’e yönlendirdi, bizi de Oyun Atölyesi’nin 7 adlı yeni oyununa. 7, bir Şekspir Müzikali. Bir erkeğin ömrünü 7 evrede, Shakespeare’in bütün oyun ve sonelerinden derlenerek hazırlanan bir kolaj ile anlatan bir müzikal. Erkeği Haluk Bilginer canlandırıyor. Onun her yaptığına bir kulp takan, her şeyi açıkça yüzüne vuran, soykarıları da Evrim Alasya, Selen Öztürk, Zeynep Alkaya ve Tuğçe Karaoğlan. Yönetmen Kemal Aydoğan. Söz William Shakespeare, müzik Tolga Çebi.

Önce oyunu izledik. Oyunu izlerken oyuna bayıldık. Hayret ettik. İzlediğimize gözlerimiz, duyduğumuza kulaklarımız inanamadı. Sonrasında Haluk Bilginer ile röportaj yaptık ve bunu sizlerle paylaşmaktan büyük bir zevk duyuyoruz.

Başlamadan bir not: Röportaja nasıl başladığımızı hatırlamıyoruz. Daha doğrusu biz o akşam Haluk Bilginer ile röportaj yapmaktan ziyade sohbet ettik ve bu bir yerden itibaren kayda başladık. Bu yüzden yazıya üç nokta ile başlıyoruz. Ve inanın, sohbetin sonu gelmek bilmedi ve gelmesini de hiç istemedik...

Haluk Bilginer: ...Shakespeare Türk olsaydı, 1900’de olsaydı bunu nasıl ifade ederdi? Önce onu kendi dilinde söylediği şeyin ruhunu kavrayacaksın, sonra sen Türkçe nasıl söylersin bunu? Mesela, Can Yücel hiç tercüme demez de “Türkçe söyleyen” der. Nitekim son şarkı Can Yücel’indir. Ona hiç dokunmadım.

Zeynep: Bir ihtimal daha var...

Haluk Bilginer: Evet ona da dokunmadım. O yanlış bir tercümedir mesela ama esprilidir. “To be or not to be”, “bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin,” değildir. Aslında o Hamlet’in ne yaptığının yanlış anlaşılmasına bile yol açabilir. Sanki bir intihar tiradı gibi anlaşılabilir -ki değildir. “To be or not to be”den konuşur. Ne yapacağına karar verememiş salak çocuktur yani. Sonra ölümü düşünür. Ölmek mi daha iyi? Uyumak mı? Ölmek mi uyumak mı? Bir ihtimal daha var derken, türk kodunu kullanmıştır -ki çok güzel yapmıştır bence ama. Ona bakarsan, şimdi orjinalini hatırlamıyorum ama “Kötüler kadı olmuş Yemen’e” dememiştir Shakespeare heralde aslında ama çok güzel ifade ediyor Shakespeare’in ne demeye çalıştığını. Türkçe bir deyim kurumu.

Zeynep: Türkiye’de yapılan Shakespare çevirilerini beğeniyor musunuz?

Haluk Bilginer: Beğenmiyorum. Biz Orhan Birian, Bülent Bozkurt çevirilerini oynadık bugüne kadar. Fakat ona rağmen biz üç dört çeviri üzerinde mutlaka çalışıp düzeltmeler yaptık. Hele eski çevirilerde çok büyük yanlış anlaşılmalar var. Shakespare’i kavramamışlık var, edepli olma kaygısı var. Halbuki Shakespeare çok edepsizdir. Çevirisini yaparken Shakespeare gibi edepsiz olmak gerekir. O edepli olma kaygısından “Aman, şimdi burada küfretmeyelim!” diye dili bozmuşlar, anlamı, anlatımı bozmuşlar.

Zeynep: Yeniden yorumlama isteğinizin dışında bir teknik sebep de var mıydı arkasında yeniden çeviri yapmanızın?

Haluk Bilginer: Tabii tabii. Eskiler kötü çevirilerdi. Hem, ben bu çevirileri yaparken Tolga’yı da düşünerek yaptım. Bunlar şarkı sözü olacak. Onu hep kafamda tuttum. Yani kafiyesine, hecesine dikkat ettim. Aynı zamanda hiçbir hata yapmamaya dikkat ettim -ki Tolga’nın işi kolaylaşsın. Beste yaparken çünkü Shakespeare şiir yazmış, biz kalkıp onu düz yazı gibi tercüme edersek kafamıza estiği gibi doğru olur ama güzel olmaz. Bize güzel olanı lazım, sanat yapıyoruz çünkü. Öyle bir kaygım vardı. Hep “Şunun eş anlamlısı nedir arkadaşlar, bir bakalım. Belki yukarıyla daha iyi kafiye tutturabiliriz.” gibi kaygılarla yaptım çeviriyi.

Zeynep: Bunları basmayı düşünüyor musunuz?

Haluk Bilginer: Evet, zaten basılı şu anda, broşürde var.

Zeynep: Kitap olarak?

Haluk Bilginer: Kimin ilgisini çeker ki böyle bir şey? Ama şarkıların CD’si çıkacak.

Avaz Avaz: Bizim ilgimizi çokça çeker.

Burcu: Konu yapılış sürecine girmişken bu fikrin nasıl başladığını sormak istiyorum. En başından beri müzikal olarak mı tasarladınız?

Haluk Bilginer: 3-4 yıl önce başladı. Bir müzikal olarak başladı. Bir Shakespeare müzikali yapalım dedik. Ve bu benim bildiğim kadarıyla -varsa beni düzeltsinler belki Güney Afrika’da ya da İzlanda’da birileri yaptı ve biz bilmiyoruzdur- S müzikali yok bugüne kadar. Shakespeare’den esinlenerek yazılmış müzikaller var: West Side Story, Romeo ve Juliet, Kiss Me Kate... ama bizzat Shakespeare’in sözlerini alıp müzikal yapmayı kimse düşünmemiş. Bu şundan olabilir; özellikle İngilizler için Shakespeare bir tabu. Shakespeare bunları yazarken zaten kendi müziğini içinde taşıyor bir de biz müzik yazarak kuş kondurmayalım; Shakespeare’in müziği içinde saklı zaten. Böyle zırtapozluklar yapmak hep dışarıdan bakan üçüncü bir gözün işidir. Günün birinde bir atatürk filmi çekilecekse bunu bir Türk çekemeyecek, ben eminim bundan. Bir yabancı çekecek, “dışarıdan bir göz” çekecek. Atatürk bizde tabu çünkü. Herkes çok korkar Atatürk’ün insan olduğunu telaffuz etmekten. Atatürk tuhaf bir yaratıktır onlar için ama halbuki biliyoruz ki Atatürk bir insandır. Ama insan olarak Atatürk’ü anlatmak bizim için zordur çünkü Atatürk tabudur. Onun için Atatürk’ü mutlaka bir yabancının anlatması gerekir.

Zeynep: 7’yi izleyen İngiliz dostlarınız nasıl buldu oyunu?

Haluk Bilginer: Oyuncu arkadaşlarım geldi, çok beğendiler, çok ilginç buldular. Biz bunu büyük ihtimalle İngiltere’ye de götüreceğiz dediler.

Zeynep: Evet sorularımızdan biri de bu. 7 turneye çıkacak mı?

Haluk Bilginer: Bu bizim için çok ilginç olabilir. Yani kendimiz istersek gideriz o önemli değil de birilerinin bizi davet etmesi daha önemli. Edinbrugh Festivali’nin resmi programına girmek ya da hakikaten bunu gidip Globe’da oynamak. Bir de, 2012’de Londra Olimpiyatları’nda dünyada her dilde oynanan tüm Shakespeare oyunlarını Londra’ya toplamak istiyorlar. 7 de Türkiye’den bir örnek olarak gidebilir. 7 mutlaka Londra’ya gitmeli. İngiliz’ler için çok ilginç olacaktır. Mesela Gürcüler’den 3. Richard’ı izlediğimi hatırlıyorum. Çok ilgi çekmişti. Zaten herkesin bildiği bir şey, başka dilde başka birisinin yaptığını görmek çok enteresan. Bir de bu bir kolaj olduğu için, tek oyun değil tüm oyunlarından ve sonelerinden bir derleme olduğu için daha da ilginç. Orkestrayla aramızda bir tül var bazen görüyorsunuzdur, oraya da şu anda oynananın hangi oyundan olduğunu ve hangi tirad olduğunu yazacaksınız, bu kadar. “Aa, Hamlet’i çocuğa koymuş!” diyecekler.

Zeynep: Direkt, çeviri olmadan?

Haluk Bilginer: Sadece orada yazacak ve ondan sonra oraya bakmayacaklar, bizi izleyecekler. “To be or not to be”yi oynuyorlar diyecek ve bizi izleyecek.

Zeynep: Projenin tasarımına geri dönersek Kemal Aydoğan (yönetmen)’ın elinden çıkan bir iş miydi bu yoksa siz anlattınız ve onlar yaptı mı?

Haluk Bilginer: Kemal Aydoğan’ın ve tasarımcımız Bengi Günay’ın ortak aklıyla oluşmuş bir şeydir. Zaten Oyun Atölyesi’nde yapılan her şey ortak akıl ürünüdür. Biz uzun yıllar birlikte çalıştığımız için birbirimizin ne düşündüğünü konuşmadan da anlayabiliyoruz, bu çok güzel bir avantaj. Mesela Kemal bu kolajı yaptıktan sonra bizim yaptıklarımızla beraber bakınca harika oluyor her şey. Ve ondan sonra bir sürü eleme yapıldı. Sizin dinlemediğiniz on tane falan çok güzel şarkı var. Yani oyundan çıkarılmış şarkılar CD’si bile yapılabilir. Kıyamadık ama atmak zorundayız oyunun selameti için. Sırf ağaçlara bakarsanız, ormanı göremezsiniz. Onun için bazı ağaçları feda etmek zorunda kaldık.

Zeynep: Oluştuktan sonra da değişimler oldu sanırım.

Haluk Bilginer: Oluyor tabii. Çok şey değişti. Çünkü iş ortaya çıktıktan sonra bakıyorsunuz o bünyenin bir yerinde bir rahatsızlık var. Böyle değiştirelim, şöyle düzeltelim... O iş bitmez. Hepimizin için sürekli ah şurasını şöyle mi yapsak diye bir şey olur yani.

Burcu: Bu yıllar boyunca beraber çalışmanın getirdiği bir tecrübenin ürünü olsa gerek.

Haluk Bilginer: Tabii.

Burcu: Biz 10. yılın şerefi için böyle bir oyun izliyoruz öyle, değil mi?

Haluk Bilginer: Evet, Oyun Atölyesi’nin 10. yıl’ı için düşünmüştük müzikal yapalım diye. Biz her sene bir Shakespeare yapıyoruz zaten. Bir geçen sene yapmadık. Bundan sonra da yapacağız. Mutlaka Shakespeare yapacağız çünkü Shakespeare Türkiye’de maalesef yeterli sıklıkta ve doğru oynanmış değil. Shakespeare’den nedense insanlar ürtükülmüş. Çünkü Shakespeare yapanlar Shakespeare’i anlamamış, kavramamış ve Shakespeare ağır falan demişler, ceketlerinin önünü iliklemişler Shakespeare adı geçince. O eğlence yanını unutup da sadece “Hım, hım, hım...” yaparsan sahnede kimse bir şey anlamaz, herkes kedini gerizekalı zanneder. Ay bu aktörler çok biliyor, onlar biliyor ben bilmiyorum gibi zanneder seyirci. Bu çok büyük bir hakarettir seyirciye. Hatta bir suç işlenmiştir aslında.

Zeynep: Şunu biliyor muyuz: Shakespeare aşağı yukarı gerçekten literatürde entellektüel kesim tarafından ilgi çekecek şekilde ne zaman Türkiye’ye gelmiş. Ben biraz araştırmıştım. Çocukken Shakespeare izlediğimde hiçbir şey anlamamıştım.

Haluk Bilginer: Çok haklısınız. Nasıl anlayasınız ki çok kötü tercümeler.

Zeynep: Ve ilk defa bu oyundan sonra Shakespeare evet, bir dahiymiş, gerçekten de çok güzelmiş diyebildim. Ben Ophelia’nın delirme sahnesinde gülüyordum!

Haluk Bilginer: Haklısınız. Ben de Shakespeare’in nasıl bir deha olduğunu orjinalinden okuduktan sonra anladım. Burada konservatuvarda okurken de bilmiyordum çünkü Shakespeare’i orjinalinden okuyacak kadar İngilizce’m yoktu. Kötü kötü tercümeler oynuyorduk. Ama Shakespeare’i orjinalinden okuduğunuzda anlıyorsunuz ki hakikaten bir deha ve öyle dehaler ancak bin yılda bir geliyorlar dünyaya. 500 yıl bile olmadı Shakespeare’den bu yana, bir 500 yıl daha gelmez. Bir defa çok güzel şiir yazdığı gibi insan ruhunun inceliklerine girmiş ve bunu algılamış bir deha. Okuyorsun ve diyorsun ki “Be adam, bunu nereden buldun! Nereden buldun da nereden anladın bunu!” Bir yerden sonra iltifat yetmiyor artık küfrediyorsun: “Be pezevenk, bu cümleyi nasıl kurdun!” Bu yüzden tavsiye ederim, orjinalinden okuyun. Zorlanabilirsiniz, yanınıza bir sözlük alın. Kullanılan kelimenin o zaman ne anlama geldiğini Shakespeare’in onu ne anlamda kullandığını, Shakespeare’in İngiliz diline ne kadar çok yeni kelime kazandırdığını görün. Shakespeare’den önce yok o kelimeler ama ondan sonra bugün hala kullandığımız binlerce kelime var. Kendi uydurmuş ama o kadar güzel uydurmuş ki dil kurallarına uygun. Bir fiilden isim yapmış, isimden fiil çıkarmış, bir tamlama yapmış, iki kelimeyi bir araya getirip bir kelime yapmış falan. Hakikaten şaşırıyorsun. Yani bugün ortaya çıksa, insanlar o din konusundaki inançlarını falan bırakmış olsa peygamber olurdu. “Herhalde Allah’tan geliyor ki bunları söylüyor!” dersiniz. Heralde gökyüzünden iniyor bu eserleri diye düşünürsünüz. Yani Allah gönderse ancak bu kadar iyi yazardı, daha iyisi olamazdı. Ama bunu asla tercümesinden değil, mutlaka orjinalinden okumak gerekiyor. Üşenmeyin, sıkılmayın, korkmayın. Korkulacak hiçbir şey yok. Bakın şunu düşünün; 16. yüzyılda Shakespeare’in oyunları oynanırken 16. yüzyıl İngiltere’sindeki insanlar bizden daha mı kültürlüydü? Allah aşkına, okuma yazma oranı neydi İngiltere’de o dönem? Kime tiyatro yapıyordu Shakespeare? Bunun yanıtını aramak gerekiyor. İnsanlar giriyorlar içeri, ellerinde biralar “He, yo Mike!” yapıp Shakespeare izliyorlar, “Buuuu!” yapıyorlar. Shakespeare bunlara tiyatro yapıyordu. Bizim neyimiz eksik onlardan ben anlamadım, biz niye anlamayalım onlar anlıyorsa? Onlar aslında oraya sosyalleşmeye gidiyorlar. Birbirleriyle sohbet, dedikodu, bira... 5 saat! Hamlet’in orjinali 5 saattir. Artık bugün 5 saat tutamazsınız insanları. Macbeth, en kısa oyunu, iki saatten fazladır.

Burcu: oyun arasında konuştuğumuz şey de buydu tam olarak. “Ben yarın kütüphaneye gidip topluyorum Shakespeare kitaplarını!”

Haluk Bilginer: Bazı otellerde artık yatağın baş ucundaki komodinin çekmecesinde İncil vardır. İnsanlar uyumadan önce İncil’den okurlar biraz. Bazı insanların da baş ucunda hep ise Shakespeare vardır. Alır, S ‘den bir şey okur, öyle uyur. İnsanlar bundan 500 yıl sonra hala Shakespeare okumaya devam edecekler. İncil’i, Kuran’ı okumaya devam edecekler mi bilmiyorum ama S ‘i hala okuyacaklar. Bu kadar basit. Yarın bir şey olur, din diye bir şey ortadan kalkıverir, Tanrı’yla ilgili ya da Tanrı’ya ihtiyaç bırakmayacak bilgiler ediniveriririz bir şekilde ve bütün onlar çöp olur. Ama Shakespeare olmaz, insanı anlatıyor çünkü.

Yiğit Arda: Bu oyunu bir müzikal olarak yapmayı aklınıza ne getirdi, neden böyle bir şey yapmayı tercih ettiniz?

Haluk Bilginer: Müziğin çok evrensel bir dil olduğunu ve çok heyecan verici bir şey olduğunu düşünüyoruz. Birçok sanat dalı içinde gerçekten insanı edebiyle birlikte harekete geçiren ve evrenselliği de barındıran bir şey olduğu için çok önemli buluyoruz. Bu yüzden bir müzikal yapalım dedik ama ne müzikali yapalım? Kakara kikiri, laylaylom müzikali olmasın. Biz Shakespeare’i çok seviyoruz, evet o zaman Shakespeare müzikali yapalım. Nasıl yapalım? Herhangi bir oyundan müzikal yapmak çok doğru gelmedi bize. Peki biz ne anlatmak istiyoruz? İnsan. İnsan doğar ve ölür. Shakespeare bunu nerede anlatıyor? As You Like It’te Jaques karakterine söyletmiş, insan hayatını 7 çağa bölmüş. Oradan yola çıkarak bir insanın ömrünün -erkeğin daha doğrusu çünkü erkeği anlatır orada Shakespeare- 7 çağını anlatalım; değişik oyunlardan ve sonelerden bir kolaj yapalım ve müzikal olsun. Böyle çıktı.

Burcu: Bu da aslında çok garip. Anlamaktan korktuğumuz bir yazar.

Haluk Bilginer: Anlaşılmayacak hiçbir şey yok. Sizi korkutanlar utansın, sizin hiçbir suçunuz yok.

Burcu: Shakespeare'la doğum, yaşam ve ölümü, sofistike her şeyden arındırıp bir müzikalde anlatmak...

Haluk Bilginer: Öleceğini bilen tek yaratık insandır. Buna rağmen sık sık unutur insan denen salak yaratıklar. Sanki bu dünyaya kazık takacakmış gibi hırs; iktidar hırsı, para hırsı, kıskançlık, şu bu derken o kısacık ömür biter, toprak olur gidersin. Bunu hepimiz biliyoruz, değil mi? Peki niye bu kadar sık unutuyoruz? Nedir bize bunu unutturan? Nedir bizi cezbeden? Bir saniye sonra ben ne olacağını biliyor muyum? Bilmiyorum. Tanrı’yı güldürmek isiyorsan ona planlarından söz et diye çok güzel bir söz vardır. “Yarın şunu yapacağım, 10 yıl sonra burada olacağım...” Yok ya! Yarın ölmeyeceğini nereden biliyorsun? Ben mesela burada sizinle konuşurken bir saniye sonra kalp krizinden gitmeyeceğimi nereden biliyorum? Ben ölürsem ne olacak şimdi? Hani plan? Hani yarın sabah şunu yapacaktım da bilmem ne... geyik! Biz öleceğimizi biliyoruz. Vaktini de bilmiyoruz bunun. E, niye bu kadar sık unutuyoruz yahu? Bak ne güzel, dünyaya ender gelen dehalardan biri bunu böyle anlatmış biz de bunu seyirciyle paylaşalım. Hiç değilse öleceğimizi hatırlattıysak sahnede bu iki saat içerisinde, ne mutlu.

Zeynep: Valla ben başka bir şey düşünemiyorum son üç haftadır! Biraz yıpratıcı oldu yalnız, bu kadar da yapmasaydınız keşke... (gülüyoruz)

Haluk Bilginer: Ama, asıl güzel olan şu: Öleceğini bile bile yaşamak şu anlama geliyor: Süreci önemsemek. Çünkü hedef dediğiniz şey aslında yok. Hedef siz ona yaklaştıkça sizden uzaklaşan bir şey. Hedef: Ölüm. Öleceksin. Tek hedefin, bir gün öleceksin. E öyleyse süreci önemsesene! Bir yolculuktasın ve yolculuk daha önemli değil mi? Sen yolculuğu unutup hedefe bakıyorsun sürekli. Şimdiden söyleyeyim sana: “Hedef ölüm!” İddiasına da girerim yani 80 trilyon dolar’ına, bir gün öleceksin! Buna koşacak mısın yani? Shakespeare diyor işte, “Doğduğun andan itibaren o elinde tuttuğun saat ecele akar.” Her saniye ölüme biraz daha yaklaşıyorsun. Yolculuğu önemse, anı önemse; yaptıklarını, insanları, çevreni önemse...

Zeynep: Tolga Bey...

Haluk Bilginer: Muhteşem müzikler yapmış değil mi?

Burcu: Evet, bizi en çok şaşırtan şeylerden biri de o oldu. Shakespeare işte, İngiliz ruhunu taşıyor.

Haluk Bilginer: Ama alaturka da olabiliyormuş değil, mi? Funk da, rock da, rap de...

Zeynep: Bir de şunu fark ettim: Baş rolde siz yoksunuz, baş rolde müzik var ve kesinlikle var. Bu, tamamen hissederek ve beynimize işleyerek fark ettiğimiz bir şey. Bu kadar rol çalan bir şey ben görmedim daha önce.

Haluk Bilginer: Amaç da oydu zaten. Dinlenmeyecek, sıkıcı bir müzikle kimseye bir şey anlatamazsınız.

Burcu: Müzikalin de sorunu bazen bu olabiliyor.

Haluk Bilginer: Birkaç ay önce Londra’da Yüzüklerin Efendisi’nin müzikalini izledim. Aklımda hiçbir melodi kalmadı. Hiç, sıfır. Teknik muhteşemdi, dekor, ışık, sahne tekniği falan harika ama show business, tiyatro değil. Orada birinci perdeyi çıkıp gitseniz de yeter, müziklerde bir şey yok. Ben size bir şey itiraf edeyim: Be o Broadway tarzı müzkalleri hiç sevmem. Ve ben onlardan aslında sıkılırım. Onlar bana tiyatro gibi değil, daha çok show business gibi gelir ve ben onun erbabı değilim, bilmem. Bir şey yaparlarsa seyrederim, eğlenirim ama o değil benim işim. Benim işim tiyatro. Benim işim bir şey anlatmak, meramı olan bir şey yapmak. Birisi bir şey yaptıysa onun altına imzamı atmak ve o kişinin, yazarın kurduğu cümleyi sahneden seyirciye ben de kurmak istiyorum. Bu isteğin güdüsüyle yapıyoruz bir şeyler. Yok Chicago, yok 180 derece açılmış bacaklar falan beni ilgilendirmiyor. Evet, aferin kızcağız çok güzel dans ediyor da ee? Beni nerede tittretiyorsun, nerede heyecanlandırıyorsun? Tüylerim diken diken oluyor mu, ben dalıp gidiyor muyum yaptığın şeyi izlerken? Sadece maharet görüyorum; yirmi tane kız aynı anda bacağını kaldırıyor. Bravo! Sirklerde de yapıyorlar bunu. Çok güzel, maharet seyretmek istiyorsanız. Ama benim anladığım tiyatro o değil. Ben İngiltere’de Phantom of the Opera’da da oynadım. Orada ben eğer aynı sahneyi paylaşmıyorsan Christine karakteriyle -ki paylaşmıyorduk; Christine’in soyunma odası ikinci katta, benimki üçüncü katta. Biz aynı pub’da içmezsek birbirimizi görmeden bir yıl oynayabilirdik aynı oyunda. Benim anladığım tiyatro o değil, ben öyle tiyatrodan hoşlanmıyorum. Ben bir arada yapılan, sürekli paylaşılan, oyundan sonra çıkıp oyunun konuşulduğu, ertesi günü neyin daha doğru yapılması gerektiği üzerine tartışıldığı tiyatroyu seviyorum ve aşağıda seyirciyle bir şey paylaşmak istiyorum. Bir şeyleri anlamak istiyorum ben oyuncu olarak; kendimi, insanı... ve anlayabildiğim ölçüde insanlarla paylaşmak. Onlar da anlayabiliyorsa, ne mutlu. Onlar aranıyorsa, ben de aranıyorum. Akıl sağlığımı tiyatroya borçluyum ben. Yoksa kafayı yerim. Televizyonla hayat geçmez.

Burcu: Bu da Türk tiyatrosuyla ilgili kaygıları getirdi aklıma...

Haluk Bilginer: Hazırlıklı olun, çok kötü oyunlar seyredeceksiniz. İyinin değerini o zaman anlayacaksınız. Ben artık Türk tiyatrosundan oyunlar seyretmiyorum ama siz mutlaka seyredin. Ben kötü tiyatroya artık fiziksel olarak tahammül edemiyorum. Sanki birisi etlerimi sıkıştırıyor, işkence yapıyor. Türkiye’de tiyatrodan söylene söylene çıkamazsınız, “Oyunumuzu baltalamak için gelmiş.” derler arkanızdan. Ancak ben İngiltere’de “N’apıyorsunuz siz!” diye söylene söylene çıkıyorum. Çevremdekiler “Şş, ayıp.” diyor da, asıl onların yaptığı ayıp. Böyle tiyatro mu olur? Tabii bu, benim tiyatroyla ve oyunculukla olan ilişkim yüzünden böyle. Kimse sizin etlerinizi sıkıştırmayacak ama kötü oyundan sıkıldığınız anda çıkın. İyisinin değerini de böyle anlayacaksınız ama çok oyun izleyip çok oyun terk etmek lazım.

Zeynep: Genel olarak son zamanlarda size ilham veren kitap, albüm, oyun, olaylar arasında neleri sayabilirsiniz?

Haluk Bilginer: Türkiye’deki şu andaki gelişmeler. Çok ilham verici, çok enteresan şeyler oluyor ve iyi mi kötü mü olacak bilemiyoruz. Ancak Türkiye, kimsenin farkında olmadığı çok önemli bir dönemden geçiyor. Bundan on yıl sonra bugünler, tarihteki kilometre taşları olarak anılacak.

Zeynep: Londra’ya neden gittiniz, neden döndünüz?

Haluk Bilginer: Konservatuarı bitirdikten hemen sonra Londra’ya gittim. Tiyatronun beşiği bir yerde eğitim göreyim, üstelik İngilizce de öğreneyim istiyordum. İngilizce vardı ama ülkemizin genel İngilizcesi nasılsa benimki de öyleydi. Türkiye’deki İngilizce eğitimi de bir rezalettir. Anneler babalar dişlerinden tırnaklarından milyarlarca para veriyorlar; ama kimseye İngilizce öğretilmiyor, öğrenecekseniz kendiniz öğreneceksiniz. Türkiye’de o kadar öğrendiğiniz İngilizce seviyesine 1 haftalık Çince kursuna giderek Çince’de de ulaşabilirsiniz. Yabancı dilde eğitim bir skandaldır mesela bu ülkede. Anneler babalar “Kızımız oğlumuz İngilizce tedrisatlı okulda okudu.” diye övünüyor. Çok ayıp bir şey bu, ancak sömürgelerde oluyor. Yabancı dilde tabi öğren, hatta bir tane az üç tane öğren ama Türkçe varken, kendi dilin varken İngilizce ne demek? İngilizce öğrenmiyorsun, üstüne Türkçe’yi unutup dilsiz bir insan olarak mezun oluyorsun. Felsefe yap diyorum sana, bana verdiğin cevap “Gak guk gabarak, miyav miyav.” Senle hayatı tartışamıyorum, dil bilmiyorsun çünkü. Özel dershane de büyük kepazeliktir, olmaması gerekir. Özel dershanelerin olduğu bir yerde Milli Eğitim Bakanı yerinde oturmamalıdır. Türkiye’de insanlar düşünmeyi öğrenmedikleri için insanlara bir şeyler belletilir. İçi boş sloganlar belletilir mesela, bağırdıkları sloganların anlamlarını bile bilmezler ama o sloganlarla büyür ve ölürler. Türkiye’de soru soran insan yetiştirilmez, çünü soru soran insan Türkiye’nin işine yaramaz.

İpek: Ama sonra böyle bir ortama geri döndünüz…

Haluk Bilginer: Güzellik de orada işte. Dünyada hiçbir şeye değişmeyeceğim bir sürü şey yaşadım ben Türkiye’ye geri dönerken. Oyun Atölyesi’ni kurdum mesela, İngiltere’de kalsaydım Oyun Atölyesi gibi bir tiyatroyu yapma imkanım asla olmayacaktı. Orada tiyatro zaten vardı; ama burada olmayan bir şeydi bu. İyi ki gelmişim, iyi ki Oyun Atölyesi’ni kurmuşuz, iyi ki Türkiye’de tiyatro yapıyorum. Üstelik İngiltere’deki bağlantımı koparmadım ben: Evim de menejerim de orada, ben de hala gidip orada bir şeyler yapıyorum; ama tiyatro yapmıyorum. Burada tiyatro yapmak benim hoşuma gidiyor, bambaşka bir zevki var çünkü “bir şeylere rağmen” yapıyorsunuz. Düz denizde ya da havuzda yüzmektense sana doğru esen rüzgara doğru yüzmek daha zevkli.

Yiğit Arda: Oyun Atölyesi’ni kurarken aklınızda ne vardı?

Haluk Bilginer: Oyun Atölyesi’ni yaparken evsizlik canımıza tak etmişti, oradan oraya dolanıyorduk her hafta. “Kendi evimiz olsa da kendi çatımız altında kendi tiyatromuzu yapsak” diyorduk. Burası boş bir arsaydı normalde, insanlar balkonlardan çöplerini atıyordu buraya.

Zeynep: Buranın dekorasyonuna siz mi karar verdiniz?

Haluk Bilginer: Kemal Aydoğan ve ekibi. Türkiye’de iyi sahne yok. Kimseye de sormazlar bir telefon edip. Mesela “çok amaçlı salon” lafını duyduğunuz zaman kaçın. Çok amaçlı salon gibi iğrenç, hiçbir şeye yaramayan bir salon olamaz. “Çok amaçlı salon yaptık.” Aferin, iyi halt ettiniz, demek ki hiçbir şey yapılmaz o salonda. Tiyatro yapacağız. Nerede? “Burada Haluk Bey, koltuklar İtalya’dan geldi. Tanesi bilmem kaç milyar.” Sahne nerede? Ufacık bir üçgen gösteriyor. Hayatında tiyatro görmemiş, “Sahne değil mi o?” diye soruyor. Ya merak edip bir sorsanıza “Tiyatro salonu olarak kullanmak istediğimiz bir yer var, nasıl yaparız?” diye. Mimarlık fakültelerinde de öğretmiyorlar öyle şeyler. Mimarlık mezunu tanıdıklarıma dört yılda kaç defa tiyatro salonu çizdiklerini soruyorum, “Bir kere.” diyorlar.

Yiğit Arda: Önceki Shakespeare oyunlarınızdan Atinali Timon’da da 7 müzikalinde olduğu gibi bir şekilde modernleştirme çabalarına rastlıyoruz. Hatta o oyununuzda disko müziği, tenis gibi ögeler kullanmıştınız. Shakespeare’i bu şekilde modernleştirmek hakkında ne düşünüyorsunuz?

Haluk Bilginer: Modernleştirmek değil bu. Shakespeare de kendi döneminde Sezar’ı oynarken 16. yüzyıl kostümleriyle çıkıyordu sahneye. O dönemin kostümleri neyse onlarla oynadı Shakespeare, bu yüzyılda yaşasa aynı şeyi yapardı. Çünkü bu modernleştirme değil, bir kodu kullanmaktır. Atinalı Timon’daki zengin adam ne yapıyor? Parti yapıyor, alem yapıyor, tenis oynuyor. Bugünün kodunu kullanmak zorundasınız. Atinalı Timon’u milattan öncesinin kostümleriyle mi oynayalım, yoksa Shakespeare’in kullandığı kostümlerle mi? En iyisi hangi gündeysek o günün kostümleriyle oynayalım.
Yiğit Arda: 7 müzikalinde orkestrayı sahnenin ortasına yerleştirerek oyunun aktif bir parçası olarak kullandınız. Bu kararı neden aldınız?
Haluk Bilginer: Orkestrayı oyunun aktif bir parçası olarak kullandık. Bugüne kadar Türkiye’de yapılmış olan müzikallerin bazılarında, ben kendim seyretmemiş olsam da playback yapıldığını duyduğum oldu. Playback yapacaksanız niye müzikal yapıyorsunuz? Müzikal yapmanın anlamı nedir? Böyle bir saçmalık olabilir mi? “Orkestraya para vermeyelim, kim uğraşacak şimdi?” Tiyatro yapmayın o zaman, kim uğraşacak sizle? Niye tiyatro yapıyorsunuz? Kenan Evren sopayla mı kovaladı peşinizden, yapmayın. Bunu layıkıyla yapanlar, yapmak isteyenler ve becerebilenler yapsın. Tiyatro yaptınız diye kendinizi kahraman gibi de göstermeyin. Bazı abiler ablalar anlatıyor “Neler çektik turnede, otellerde rehin kaldık, tahta valizlerle nerelere gittik.” Diye. Gitmeseydin o zaman, kahramanlık mı yaptın tiyatroyla? Kurtuluş Savaşı’nı mı anlatıyorsun bize? Niye tiyatro yaptın, kendin için yaptın. Böyle kahramanlıklar yaratılmasına katlanamıyorum çünkü yalan dolan, ikiyüzlülük bu.

Yiğit Arda: Shakespeare’in oyunlarında bir erkek odağı var. Siz ise soytarı rolünü müzikalde kadınlara oynatıyorsunuz. Neden?

Haluk Bilginer: Erkeğin salaklığını sadece kadınlar ortaya çıkartıyor. Erkek salaktır, yapacak bir şey yok. Erkeğin o salaklıklarını ancak bir kadın gösterebilir. Kadın, ayakları yere daha sağlam basan, erkekten daha çabuk, daha önce gelişen bir yaratıktır. Çünkü kadın üretir, başka bir insan doğurur; erkekler üretemez ve kadını kıskanır. Erkekte rahim kıskançlığı vardır. Freudçular’a bunu söylediğiniz zaman bir gülümsemeyle bakarlar size.

Bir gün hocalarınıza der misiniz: “Bir oyuncu bir gün bana dedi ki, erkekte rahim kıskançlığı varmış. Penis kıskançlığını falan boşverin, erkekterki rahim kıskançlığına bir bakar mısınız?” Belki de erkeğin kadına yüzyıllardır neden böyle davrandığını, 13. Yüzyılda kadını cadı diye neden yaktığını, hala kadını ikinci sınıf vatandaş olarak görmesini, erkeğin rahminin olmaması açıklayabilir mi acaba? Niye erkekten asker yapabiliriz de kadından yapamayız? Kadını üniformaya sokup, eline makinalı tüfek verip savaşa sokun bakayım. Dünyada kimse becerememiş. Erkek yapar ama, üretmeyi bilmiyor çünkü. “Öldürdüm beş tane” der. Kadın sadece yavrusu tehlikedeyken öldürür. İki dişi köpeğin kavgasını ayıramazsınız, ölümle biter. Söz konusu olan yavrudur çünkü. Üreten tek yaratık dişidir, rahmi vardır, onun için rahmin kadar konuş.

Freudçulara diyin ki, hocam erkekte rahim kıskançlığı varmış, bir oyuncu sezgisel teorisi olduğunu söyledi, siz bunu belki bilimsel teori haline getirirsiniz... Adam ukalalık yapmak istemedi, sezgisel teorisi olduğunu söyledi. Bilim insanlarına bunu danışalım dedi. “Hayır ben Freud’çuyum, penis kıskançlığı”. Sen de mi penisi kıskanıyorsun be kadın. Penisin kıskanılacak bir boku yok, üreten rahim, bir tane penis yeter. Bir tane sperm yeter ama bir tane rahim lazım üretmek için Freudçulara bunu söyleyin, sorduktan sonra yüzlerine bakın çok eğleneceksiniz.

Yiğit Arda: Müzikal hakkında basında hiçbir olumsuz eleştiriye rastlamadı. Size hiç olumsuz eleştiri geldi mi?

Haluk Bilginer: Hayır, keşke gelse eleştiri. Özellikle de akademisyenlerden çıksa keşke, çok sevinirim. Allah akademisyenlerden korusun sizi. Akademiyenlerden mümkün olduğu kadar uzak durun, bir de olamamışlardan korkun. Mesela oyuncu olmak istemiş; olamamış, g,tmiş tiyatro bölümünde akademik kariyer yapmış, en tehlikelisi o. Doçentlik tezini hazırlıyor, uzak dur.

Yiğit Arda: Bugünkü gösterinizde bir mikrofon problemi yaşadınız, sonra kendi kendine düzeldi. Düzelmeseydi o problemi nasıl çözecektiniz?

Haluk Bilginer: Galiba sırttaki vericideki kablo yerinden biraz oynamış, kendi kendine düzeldi ama ben o sırada yedek mikrofonu almaya gidiyordum. O sırada tonmaister de orkestranın sesini kısmıştı benim sesim iyice duyulsun diye, akustik söyledim. Mikrofon düzelince “Ben niye kalkmıştım.” diyerek oturdum yerime. Karakter içinde ne yaparsanız mübahtır (Gülüşmeler).

Yiğit Arda: İleride başka müzikal projeleri düşünüyor musunuz?

Haluk Bilginer: Neden olmasın. Ben müziğin dilini çok seviyorum, çok olanaklı buluyorum. Biz bu gösteriyi dünyanın hangi dilinde yapıyor olursak olalım, dil Türkçe olsa bile müzik evrensel olduğu için seyirci en azından keyif alacaktır oyundan. Bu yüzden bir müzikal daha olabilir.

Zeynep: Ne kadar planlı gidiyorsunuz? Önümüzdeki yıl için planlar yaptınız mı mesela?

Haluk Bilginer: Önümüzdeki yıl için üç dört tane seçenek var elimizde, henüz seçmiş değiliz. Bu gece izlediğiniz Shakespeare müzikalinin doğumu dört beş yıl önceye gidiyor. İlk bestesi Tolga’dan (Tolga Çebi) Atinalı Timon zamanı geldi. Geçen seneki “Evlilikteki Ufak Tefek Cinayetler” bitip, “Hadi Shakespeare yapalım.” denince, üç-dört ay gibi kısa bir sürede Tolga tamamını besteledi.

Zeynep: Teknik imkanlar, imkansızlıklar anlamında neler yaşandı?

Haluk Bilginer: Çok masraflı ve çok vakit isteyen bir iş oldu. Normalde sahnenin önünde olan monitörler kulağımızdaydı mesela. Orkestranın arkasına geçtiğimiz için problem olacaktı, bu yüzden kulak monitörü kullandık. Onda da bazen kendinizi duyamıyorsunuz, bazen ise çok fazla duyuyorsunuz, dolayısıyla detone olma tehlikesi çok fazla. Sahneden gelen sesi duymak için tek kulağım hep açık oynuyorum. Bunu akusti de oynayamazsın, çünkü elektronik enstrümanlar kullanılıyor, onlarla başetmek mümkün değil.

Yiğit Arda: Askerlik sahnesinde sizin elinizdeki silaha, şemsiye kullanarak ve hareket çekerek karşılık veriliyor. Bu fikirin temelinde ne vardı?

Haluk Bilginer: Militarizme hareket çekmek güzel fikir, değil mi? Ölümden esinlenmiş olabilir miyiz? Silahların gereksiz yere öldürmesinden, pek çok genç delikanlının ölmesinden. Militarist bir dünyanın insanların başına nasıl bir bela olacağını düşündüğümüzden esinlenmiş olabilir miyiz? Silahın yönetmediği bir dünya özlemini ortaya koyduk.

Zeynep: Soykarıların muhteşem bir ses uyumu bulunuyor. Bu bir tesadüf müydü, yoksa seçmede buna özellikle dikkat edildi mi?

Haluk Bilginer: Evet. Bir de tabii Kemal çok iyi çalıştırdı onları. Ben de şarkı söylemediğim yerlerde dinliyorum, çok güzel söylüyorlar ve dört ses çok güzel tınlıyor. Onların hiçbiri şarkıcı değil üstelik; heps oyuncu ama çok iyi şarkı söyleyebilen oyuncular. Müzikle özel ilgileri olan insanlardan ve iyi şarkı söyleyebilen iyi oyunculardan bir kadro oluşturmaya çalıştık. Seçmelerde yüzlerce kişi gördük yani. Zeynep ve Tuğçe ile ilk defa çalıştık, Evrim ve Selen ile daha önce çalışmıştık. Onlar da seçmeye girdi ama. Sanatta kayırma olmaz, olursa kendinize zarar verirsiniz. Annemi çok seviyorum diye annemi Oyun Atölyesi’ne oyuncu olarak alsam olur mu?


Share This
Subscribe Here

3 yorum:

Anonim dedi ki...

harika bir söyleşi olmuş.avaz avaz'a teşekkürler.bilginer de harika tabii ama ben söyleşi ekibinin sorularını da çok beğendim.teşekkürler avazavaz... s. yağcı

Fitah Tencur on 26/11/09 3:53 ÖS dedi ki...

"Bazı abiler ablalar anlatıyor “Neler çektik turnede, otellerde rehin kaldık, tahta valizlerle nerelere gittik.” Diye. Gitmeseydin o zaman, kahramanlık mı yaptın tiyatroyla? Kurtuluş Savaşı’nı mı anlatıyorsun bize? Niye tiyatro yaptın, kendin için yaptın. Böyle kahramanlıklar yaratılmasına katlanamıyorum çünkü yalan dolan, ikiyüzlülük bu."

Anlatılan bu durum yüzünden tiyatrodan soğuyan çok kişi var. Haluk Bilginer çok doğru ve çok güzel demiş..

snw on 27/11/09 5:49 ÖS dedi ki...

Harika bir söyleşi olmuş, gerçekten çok güzel.
7 de gayet iyiydi.
Bravo!

 
Avaz Avaz Dergisi

izliyorlardı

Avaz Avaz Copyright © 2011 BeMagazine Blogger Template is Designed by Blogger Template
In Collaboration with fifa