18 Mayıs 2010 Salı

Hayal Kırıklıkları 2



Oyun dünyasında kral, beyazperdede soytarı...



Malumunuz Prince of Persia, 20 Mayıs'ta popüler sinema dünyasını kuma ve 1001 gece masallarına boğmaya hazırlanıyor. 1989'da isimsiz prensin zindanlarda başlayan macerası 2003'te Sands of Time ile yepyeni bir boyut kazanmış ve oyun dünyasına "kum üçlemesi" ile fazlasıyla sürükleyici bir senaryo armağan etmişti. PC ve konsollarda başlayan heyecan sinemada da hız kesmeyecek gibi duruyor, zira Karayip Korsanları serisinin yapımcılarının elinde Prince of Persia'nın sinema dünyasında oryantal bir fenomene dönüşmesi çok olası.

Madem beklentileri yüksek tutmamız isteniyor, biz de tutarız dert değil. Lakin "oyun uyarlaması" pek çok insanı ürküten bir tamlama, bunun da bilincindeyiz. Peki bunun sorumlusu kim? Avaz olarak oyun uyarlamalarının kısa tarihindeki büyük hüsranlardan kısa bir seçki sunuyor, Prince of Persia'nın kaderinin bu örneklere benzememesini tüm kalbimizle diliyoruz.


Super Mario Bros. (1993)

Oyun dünyasının beyazperdeye ilk yansımasının 80lerin hit oyun karakterleri muslukçu kardeşlerle gerçekleşmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Nintendo'nun satış rekorları kıran Mario serisi her yaştan insanı dönemin konsollarıyla tanıştırmış, ardından yayınlanan dizisi ve çizgiromanı ile Mario 90ların başlarında popüler kültürde kolay sarsılmayacak bir yer edinmişti. Nintendo'nun yetişkin oyunculardan ziyade çekirdek aile ve genç nüfus üzerine yoğunlaşan politikasının yükselen simgesiydi Mario; şiddetten uzak,rengarenk atmosferi ve bugün bile akıllardaki melodisi eşliğinde kaplumbağaların üstünde zıplamak, prensesi kale kale gezip kurtarmak, mantar yiyip büyümek(!) ve ilerleyen oyunlarda yeşil, sevimli Yoshi'nin üstünde macerayı sürdürmek...

1993 yılındaki filmin oyunla benzer çizgide, fantastik, çocuklara yönelik, belki yer yer müzikale kaçacak bir animasyon olması, karaktere aşina birinin o dönem yapacağı ilk 8ve en doğal) tahmin olurdu herhalde. Oysa Super Mario Bros., bu tahmini baştan sona yıkan bir film olarak çıktı seyircinin karşısına. Film, fazlasıyla kaotik ve karanlık atmosfere sahip bir bilimkurgu idi. Her taraftan buhar ve kıvılcım fışkıran bir endüstri gettosu, Dinozor kökenli insanlar, deri ceketli dev sürüngenler (Muhtemelen o dönem yükselen Jurassic Park çılgınlığı yapım aşamasına ciddi biçimde yansımıştı)... 40 milyon dolarlık bütçesi ile ne yaptığını bilmeyen, şuursuz bir yapım olarak vizyona girivermişti Super Mario Bros. (İddialara göre başrol oyuncusu Bob Hoskins bile Mario'nun bir oyun karakteri olduğunu filmden sonra öğrenmişti!). Film gişede bütçesinin yarısına bile erişememekle kalmayacak, tüm zamanların en kötü filmlerinden biri olarak yıllar boyu unutulmayan bir külte dönüşecekti.

IMDB notu:

3.8

Artısı:

Bob Hoskins'i Mario olarak görmek. Ne yalan söyleyelim, yakışmıştı hani. Gene de Dennis Hooper'a King Koopa rolü vermek vicdansızlıktır. Kim King Koopa diye anılmak ister ki?




Double Dragon (1994)

1987'de ilk oyunu piyasaya çıkan Double Dragon serisi, klasik arcade beat'em up'larının ilk örneklerinden olmasıyla dikkat çekiciydi. Hem sayısız sokak dövüşünü hem de ilerleyen oyunlarındaki otantik öğeler ile fantastik bir hikaye potansiyelini içinde barındıran Double Dragon'ın sinema uyarlaması, (Super Mario Bros. kadar olmasa da) fazlasıyla başarısızdı. Çoğu ucuz bilimkurgu-aksiyonunun seksenlerden miras aldığı loş, kirli distopik atmosfer Double Dragon'da da mevcuttu. Gerçi bu film için bir kayıp değildi, oyunun atmosferi de bu tarz bir seçime fazlasıyla imkan tanıyordu. Ancak Double Dragon, kendinden sonraki pek çok uyarlama film gibi zayıf hikaye, işlenmemiş karakterler ve bir sürü mantık hatasının gazabına mahkum idi. Senaristlerinin başında Batman:The Animated Series'in yazarlarından Paul Dini'nin olmasına rağmen...

IMDB notu:

3.3

Artısı:

Terminator 2'nin ölüm makinesi Robert Patrick'in kötü adam olarak seçilmesi.




Street Fighter (1994)

Konu Street Fighter olunca yazarken heyecanlanmamak mümkün değil. 90ların tamamında gençliği gerek konsol versiyonları gerekse arcade makineleri ile adeta kendine kilitleyen, toplumun her sınıfına ulaşmayı başarmış bir seri idi Street Fighter. Türkiye'deki popülerliği muhtemelen Mario'dan bile daha fazla olmalıydı. Sonuçta Mario, dünyaçapındaki başarısını Nintendo'nun batı tipi çekirdek aile üzerine yaptığı yatırımdan kazanmıştı,oysa Türkiye'de 90ların başında konsol satın alacak benzer bir çekirdek aile modeli çok da oturmuş değildi. Arcade makineleri ise gerek bilardo salonlarında gerek yazlıkçı mekanlarda olsun "ucuz" ve "batılı" eğlencenin bir parçası olarak sağlam bir yer edinmişti. Bir anlamda popüler kültürümüzün batılılaşma yolundaki sessiz mihenk taşlarından biriydi Street Fighter.

Filmine gelecek olursak... Kendini ciddiye alan bir uyarlama mı yoksa oyunu konu alan bir komedi filmi miydi yapılmaya çalışılan, bunu herhalde yönetmeni dahil kimse bilmiyordu. Ortaokul müsameresini andıran bir kostüm tasarımı, Kurtlar Vadisi'nden çıkma bir Sagat tiplemesi, çığlık attığında seyirciyi gülme krizine sokan bir Chun-li... Bunlar sadece fragmanı seyrederek edinebileceğiniz izlenimlerden birkaçı. Zayıf hikayesi, neyi neden yaptığı belli olmayan karakterleri, Guile'ın (Van Damme) epik(!) savaş öncesi konuşması, ve daha nice sürprizi ile Street Fighter tam bir felaketten ibaretti. Tüm başarısızlığına rağmen film 100 milyon dolarlık hasılatı ile ilk kez bir oyun uyarlamasının gişede kara geçebileceğini göstermiş oldu. M. Bison'ı canlandıran Raul Julia'nın 1994 sonunda ölümünün ardından, Street Fighter Julia'ya adandı. Street Fighter'a (animeler harici) ikinci uyarlama ise Legend of Chun-li ile 2009 yılında yapıldı ki bu film hakkında konuşmaya hiç gerek yok.

Street Fighter'ın çoğunluğu rap şarkılardan oluşan soundtrack'inin de döneminde bir miktar ses getirdiğini belirtelim.

IMDB notu:

3.3

Artısı:

Filmle internet eleştirmenleri tarafından çok başarılı şekilde dalga geçiliyor. Gülmek isteyenler için ideal seçim.






Final Fantasy: Spirit Within (2001)

Final Fantasy herhalde uyarlamalar macerasının en ilginç ayağıydı. 137 milyon dolarlık bir bütçe ve CGI teknolojisinin tepe noktası vurgusuyla yapılan onca reklam ile Spirit Within, fazlasıyla iddialı bir projeydi(Sinema ve oyun dergileri her fırsatta karakterlerin saç tellerindeki detay için kaç grafikerin çalıştığını tartışmayı adet haline getirmişlerdi). Final Fantasy uyarlaması yapmanın en büyük avantajı, ortada devasa bir hayran kitlesi bulunması; ancak bağlı kalınması gereken bir temel hikayenin olmayışıydı. Ana serinin o yıla kadar yapılmış on kadar oyunu vardı ve hiçbir oyun bir iki ufak detay dışında ne bir ortak evren ne de karakter içeriyordu. Yani iyi bir projenin kazanmama şansı yoktu. Buna rağmen Spirit Within, tüm fantastik evren tasarımlarını hiçe sayıp bir bilimkurgu filmi olarak karşımıza çıkmayı seçti. Filmde oyunla ilgili Final Fantasy isminden başka hiçbir şey yoktu.

Bu dev hatalı hamleye rağmen Spirit Within fena bir film sayılmazdı. Klişeydi, aksiyon sahneleri orantısız dağılmıştı, hikayeye eklemlendirilen uzak doğu felsefesi orta karar her animede bulunabilecek nitelikteydi ama gene de film kendini seyrettirmeyi başarıyordu. Ancak Spirit Within, tüm iddialarından sonra vasat bir yapım olarak seyirci karşısına çıkmanın bedelini oldukça ağır ödedi ve 85 milyon dolar gibi bir gişe ile zarar etti.

Belki de sorulması gereken en temel soru, animatör Erdem Taylan'ın bir sohbette dediği gibi, bu orta karar bilimkurgu-aksiyon filmini animasyon olarak çekmenin ne özelliği olduğuydu. Gerçek aktörlerle filmin tamamen aynısı çok daha ucuza kotarılabilirdi...

IMDB notu:

6.4

Artısı:

Seyredeni fazlasıyla gaza getiren bir fragmana sahip.





Uwe Boll

Oyun uyarlamaları tarihindeki büyük beklentilerin epic "fail"ları üstüne konuşuyorsak
istisnasız tüm filmleri ile janrın gelişimini yıllardır büyük bir inatla baltalayan bu yönetmeni es geçmemiz imkansız. Oyun filmlerini biraz olsun takip edenler Uwe Boll'un adına zaten aşinadırlar. House of Dead, Bloodrayne, Postal, Alone in the Dark, Dungeon Siege ve daha pek çok oyunun uyarlamaları ile IMDB dahil pek çok sitenin "en kötü film" listelerinde zirveye oynayan Boll, bugün oyun firmalarının delicesine korktuğu bir isim. Zira bir filmin Boll tarafından sinemaya uyarlanacağı dedikodusu bile firmanın prestijini bir ölçüde sarsmaya yetiyor.

29. Altın Ahududu ödüllerinde "en kötü kariyer" ödülüne layık görülen Uwe Boll için internet üzerinde ilginç de bir kampanya bulunmakta. Boll'un sinemayı bırakması için imza toplayan kampanyaya şimdiye kadar 350.000'den fazla kişi başvurmuş durumda. Yeni filmi Blackout için bütçe arayan Boll, 33 euro'luk bağış karşılığında dileyene filmin imzalı dvdsini yollama sözü veriyor.

Filmlerine gelince... Gerçekten hiç gerek yok...

Artısı:

Boll'un kendisine verilecek ilk artıyı Bloodrayne 3'te haç olarak kullanıp ziyan edeceğine emin olmak ne acı...








Share This
Subscribe Here

2 yorum:

Ö.F.K. on 20/5/10 4:09 ÖÖ dedi ki...

Abi bence Spirits Within için Final Fantasy serileriyle hiçbir alakası yok demek yanlış olur. Uzun zaman oldu filmi izleyeli ve oyunlarını oynayalı, bu sebeple tam hatırlamıyorum ama galiba filmde dünyanın sahip olduğu ruh/enerji Gaia muhabbeti vardı, senaryo bunun üzerine kuruluydu. Bahsettiğin uzak doğu felsefesi de bundan ileri gelmekte. Özellikle FFVII'de bunun etkileri ayyuka çıkar. Ve filmin fütüristik tasarımları da FFVII ve FFVIII ile büyük benzerlikler taşıyordu. Ne de olsa FF serisinde de bir yerden sonra bilim kurgu-vari bir atmosfer hissedilir olmuştu.

Ama yine de senaryoda bir iki arada bir derede kalmışlık seziliyordu, izleyici kitlesinin kim olduğu sorusunun yanıtı çok değildi sanki. Bilim kurgunun fantastik olana eşlik etmesinden çok baskın gelmesi belki bunla alakalıdır. Buna rağmen yandan da yüzeysel ve Amerikan-vari olmamaya çalışan bir senaryosu vardı, özellikle FFVII'ye ve serinin genelinin kendi içindeki mantığına aşina olmayanlar için sindirmesi güç bir senaryoydu bence. Ama senin de dediğin gibi bu kadar iddalı olmalarının sebebi yoktu belki de. Sonuçta FF serisi herkesin ilgisini çekebilecek yapımlar değildi. Ya fanlara yönelmek ya da tamamen Hollywood'u fethetmeyi hedeflemek çok daha mantıklı olabilirdi ki ikinci ihtimal Japon menşeili bir yapıma epey bir uzak duruyor. Hani, fanlara yönelmeyi sonradan FFVII: Advent Children'da yapmadılar da değil. Kendi çapında başarı da getirmişti o film direkt FFVII uyarlaması olduğu için.

Velhasıl Spirits Within'i bence Japonların "Bakın biz bunu da yaptık" mantığından bağımsız düşünmemek gerekiyor. Avatar gibi, "Aa bu da yapılabiliyormuş" dedirten bir filmdi. Fakat film iyi kritikler alsaydı, çoğunluk tarafından beğenilseydi bile yine kendi masraflarını çıkarmaktan öteye gidemeyecekti. Her ne kadar film ABD-Japon ortak yapımı olsa da film Japon algısını kıramayacak, geldiği geleneği tamamen soyutlayamayacaktı.

yigilante on 20/5/10 10:57 ÖS dedi ki...

sencesi yok, bildiğin yanlışmış dediğim Gaia olayı bu kadar damar ise. Lakin FFler daha bi steam/cyberpunk-fantazi karışımı olur bildiğim, japon işi post apocalyptic "last castle" hikayeleri değildir olay. filmin hikayesi de içerdiği fantazinin farkına sonlarında varıyordu anca(Spoiler: "uzaylılar hayaletmiş, demek ki aslında bizim settingimiz fantastik bişiler barındırıyormuş"). Bence filmin adını "Deep Blue" koyup piyasaya sunsalar kimse FFden çalıntı bu öğeler diye inlemezdi.

yorumunun kalanına katılıyorum.

 
Avaz Avaz Dergisi

izliyorlardı

Avaz Avaz Copyright © 2011 BeMagazine Blogger Template is Designed by Blogger Template
In Collaboration with fifa